fbpx

Yeşil Kuğular ve Düşük Karbonlu Kalkınma Perspektifinden Yeşil Ekonomi

En başından söyleyeyim, başlıkta bir renk hatası yok. Finansal piyasalarda “Siyah Kuğu” kavramının daha popüler olduğunu biliyorum ama artık mevzumuz “Yeşil Kuğu”.

En başından söyleyeyim, başlıkta bir renk hatası yok. Finansal piyasalarda Siyah Kuğu kavramının daha popüler olduğunu biliyorum ama artık mevzumuz Yeşil Kuğu. İklim krizi kaynaklı, olasılığı düşük, yıkıcılığı yüksek riskler Yeşil Kuğu olarak tanımlanıyor. İklim krizinin kendini artan bir şekilde hissettirdiği günümüzde, uç risk olmaktan çıkıp daha fazla gündemimize giren Yeşil Kuğular ya da İklim Siyah Kuğuları, tüm iktisadi oyuncuları ilgilendiren yeni bir döneme girdiğimizin haberini veriyor.

Daha önce, bizden sonraki nesillerin sorunu olarak kabul edilen iklim krizinin, aslında şimdiden hepimizin sorunu olduğu, artık daha fazla kabul görüyor. Dünya genelinde yaşanan kuraklık, seller, yangınlar, salgın hastalıklar, iklim krizinin gündemin üst sıralarında yer bulmasına neden olurken, “Yeşil Ekonomi” kavramını da ön plana çıkarttı. Oldukça popüler olmasına karşın Yeşil Ekonomi, aslında çok genç bir terim. İlk kez 1989’da Londra’da yayınlanan akademik bir çalışmada kullanıldığını görüyoruz. Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Yeşil Ekonomi’yi “Çevresel riskleri ve ekolojik kıtlıkları azaltırken, insan refahını ve toplumsal eşitliği sağlayan ekonomik bir model.” olarak tanımlıyor. Bu tanımdan hareketle, Yeşil Ekonomi’nin üç boyutu olduğu konusunda uzlaşabiliriz: çevresel, sosyal ve iktisadî.

Konunun çok boyutlu olması, Yeşil Ekonomi’ye geçişin de çok aktörlü bir süreç olacağına / olması gerektiğine işaret ediyor. Ben de bu yazıda, kalkınma perspektifinden bu çok boyutlu dönüşümü kurgulamanın önemine işaret ederken, bir yol haritası için ipuçları vermeye de çalışacağım.

Sürdürülebilir olmayan iş modelleri ile üretim ve yaşam tarzının yarattığı kaynak sıkıntısının artarak devam etmesi, hiç de şaşırtıcı olmayacak.

Neden Düşük Karbonlu Kalkınma?

Büyük Durgunluk olarak tanımladığımız 2008 Küresel İktisadi Krizi sonrası, tarihte daha önce benzerini görmediğimiz bir parasal genişlemeye tanıklık ettik. Faizlerin hızla düştüğü, dünyanın önde gelen merkez bankalarının varlık alımları ile bilançolarını genişlettiği o yıllardan bugüne küresel likiditenin yüksek seyretmesi, varlık fiyatlarının da rekor seviyelere ulaşmasına neden oldu. Sermaye piyasalarındaki bu yükselişin, sadece tasarruf edebilen sınırlı bir kesimi desteklediği ortada. Bu dönemde gelir adaletsizliğinin artması, istihdam piyasalarındaki iyileşmenin ülkeler arasında büyük farklılıklar göstermesi, salt büyüme rakamlarına yoğunlaşan kısa vadeli bakış açısının daha geniş kesimler tarafından sorgulanmasını sağladı. İçinden geçmekte olduğumuz Covid -19 pandemi süreci de küresel eşitsizliklerin devam etmesinin, dünya üzerindeki herkes için bir sorun teşkil ettiğini tekrar hatırlattı. Bu noktada, kalkınma politikalarına duyulan ilginin arttığını memnuniyetle gözlemliyoruz.

Sürdürülebilir olmayan iş modelleri ile üretim ve yaşam tarzının yarattığı kaynak sıkıntısının artarak devam etmesi, hiç de şaşırtıcı olmayacak. Bu da büyümeye değil kalkınmaya öncelik veren, sınırlı bir grubu ön plana çıkartmadan adaletli bölüşüm hedefleyen, sürdürülebilir iş modelleri ile sorumlu üretimi ve erişilebilir tüketimi destekleyen düşük karbonlu kalkınmanın, pek çok ülkede politika yapıcının gündemine girmesini sağladı ve sağlayacak.

Benim gibi pek çok kalkınma bankası iktisatçısı, iklim krizi kaynaklı riskleri anlatırken yakın zamana kadar dinleyici bulmakta zorlanırdı.

“Demedi” Deme!

Benim gibi pek çok kalkınma bankası iktisatçısı, iklim krizi kaynaklı riskleri anlatırken yakın zamana kadar dinleyici bulmakta zorlanırdı. Konunun öneminin daha geniş kitleler tarafından fark edilmesine katkıda bulunabilmek için uzun zamandır iklim krizinin etkilerini gündelik makro ve piyasa gelişmeleri üzerinden anlatmayı tercih ediyorum. Burada da örneklerini vereceğim bu başlıklardan çıkan mesaj aslında çok net: İklim krizi, hayatımızın içinde! Benden söylemesi!

  • İklim krizi kaynaklı arz şokları dünya üzerinde bir tedarik zinciri sorununu tetikleyerek hem üretimde aksaklık yaratıyor hem de maliyetlerin yükselmesine neden oluyor. Sel, kuraklık, heyelan gibi aşırı hava olayları arz yönlü şokların hem sayısını hem şiddetini yükselterek, enflasyon üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturuyor. Bu da şu anda dünyada kabul gören, enflasyonun geçici olduğuna dair söylemlerin zayıflamasına neden olabilir.
  • İklim krizi bağlantılı riskler ve sürdürülebilir olmayan üretim şekillerinin getirdiği orta vadeli verimsizlik, ülkelerin gayrisafi hasılalarını baskılayarak üretim açığı yaratabilir.
  • Bozulan gıda güvencesi, artan hava ve gürültü kirliliği gibi etkenlerin insan sağlığını tehdit eder noktalara ulaşması, sosyal dengeyi zedelediği gibi sağlık harcamaları üzerinden kamu maliyesini zorlayan bir noktaya da gelebilir.
  • Dünyada giderek daha fazla ülkede gündeme giren Yeşil Düzen, dış ticaret süreçlerine getireceği Sınırda Karbon Düzenlemesi benzeri uygulamalarla, dış ticarette ülkelerin rekabet gücünü etkileyebilir.
  • Hem üretimin miktarı hem de çeşidi üzerinde yaşanacak baskılar, istihdam kayıplarına neden olabilir.
  • Yakın dönemde kredi derecelendirme kuruluşlarının, sürdürülebilirlik konusundaki gelişmeleri şirketlerin kredi notlarına yansıtmaya başladığına tanıklık ettik. Sürdürülebilir iş modellerine sahip üreticiler ve bu üreticilerin sayısının yüksek olduğu ülkelerin borçlanma maliyetleri iyileşirken, sorumlu üretim davranışı benimsemeyen şirketlerin borçlanma maliyetleri ayrışabilir.
  • Sürdürülebilirlik, iklim krizi, düşük karbonlu kalkınma gibi konularda artan farkındalık, yatırımcıların da bu alanda ön plan çıkan şirketlerin ve ülkelerin varlıklarına yatırım yapmasına neden oluyor. Örneğin, FTSE-Dünya- Yeşil Endeksi, son beş yıl, üç yıl ve on iki aylık perspektifte hep yeşil olmayan endeksin üzerinde getiri sağlayarak, sorumlu davranışların yatırımcısını da ödüllendirdiğini gösteriyor. Eğilimin belirginleşmesi ile birlikte yatırımcı ilgisi, sermaye akımlarını yeşil piyasalara ve araçlara yönlendirebilir.

Yeşil Oyuncular Kimlerdir?

Sıklıkla yeşil dönüşümün kimin görevi olduğu sorusu gündeme gelir. Burada politika yapıcıların lider olmasını beklemek en doğal hakkımız. Nitekim uluslararası kuruluşların bu konuda yürüttüğü çağrıların, hükümetler seviyesinde karşılık bulduğunu görüyoruz. Ancak daha önce de belirttiğimiz üzere çok boyutlu / çok aktörlü bir süreç olan yeşil dönüşüm hepimizin katkısını bekliyor. O nedenle yeşil oyuncuların kim olduğuna dair soruya vereceğim cevap çok net: sen, ben, o; hepimiz!

İklim krizinin yarattığı iktisadi ve sosyal adaletsizlikler başta kadınlar ve düşük gelirli kesim olmak üzere, toplumun dezavantajlı bölümünü daha sert etkiliyor.

Küresel ısınmayı 1,5 derecede sınırlama hedefi, üretim ve hizmetlerin genelini kapsayan büyük bir kaynak ve iş modeli dönüşümünü gerektiriyor. Bunu desteklemek için ülkelerin kendi düzenleme, denetim ve teşvik modellerini gözden geçirmesi kaçınılmaz. Öte yandan bu dönüşümün finanse edilmesi için 2016-2050 arası yıllık yaklaşık 1,6 – 3,8 trilyonluk bir yeşil yatırım açığı olduğu tahmin ediliyor. Bu da bankacılık sektörü başta olmak üzere bütün sermaye piyasası oyuncularının yeşil finansal araçlara yönelme hızının, yeşil dönüşümün başarısında kritik olacağına işaret ediyor. Yeşil finansal araçların çoğalması buna bağlı olarak da yeşil kredilerin gelişmesi ile birlikte, özel sektörün sürdürülebilir üretim modellerini benimseme hızı da artacaktır. Avrupa Yeşil Düzeni gibi çerçevelerin, dış ticarette rekabeti artıracağı alanlarda ihtiyaç duyulan dönüşüm, yine yeşil finansmanın gelişmesi ile mümkün olacaktır. Bu noktada iklim krizi ile mücadelede kullanılan finansal araçların çok farklı bir yelpazede karşımıza çıkabileceğini de hatırlatmakta fayda var. Yakın dönemde artan iklim krizi farkındalığı, karbon fiyatlarında kayda değer bir yükselişe neden oldu. Bu da sürdürülebilirlik cephesinde geç adım atmanın faturayı ne kadar hızlı şişirebileceğine dair somut bir gösterge.

Üretim ve hizmetlerin, yeşil ekonomi perspektifinden dönüşümü, “yeşil işler” kavramını da beraberinde getiriyor. İlgili sektörlerde, çevrenin korunmasına ya da çevre kalitesinin artırılmasına katkı sağlayan işler olarak tanımlanan “yeşil işler”, yeşil dönüşüme paralel olarak eğitimde de iyileştirmelerin gerekli olduğunun göstergesi. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Türkiye, Meksika ve Çin’de yürüttüğü bir projenin başlığını “Yeşil Ekonomide İnsana Yakışır İşler” olarak belirlemesi, yeşil dönüşümün kalkınma perspektifiyle ve insanın yaşam kalitesiyle doğrudan ilişkisini gösteren çok güzel bir örnek olarak not edilebilir.

Yakın zamanda yayınlanan IPCC raporu, iklim krizinin insan davranışlarının sonucu olduğunu net bir şekilde ortaya koyarken, atılacak adımlarda geç kalınmasının maliyetinin son derece yüksek olduğunu da gösterdi. Atılacak ulusal ve uluslararası adımların, iklim adaleti gözetilerek kurgulanması son derece kritik. Dönüşüm için emin adımlarla ve hızla hareket etmek önemli. Varsın güç olsun ama geç olmasın!

Referanslar


TSKB Ekonomik Araştırmalar Müdürü, Baş Ekonomist
Total
0
Paylaşım
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer İçerikler
Oku

Neden Hollanda?

Bu günlerde Türkiye’den çok sayıda Start-up’ın, Hollanda’ya gittiğini ve gitmeye çalıştığını görüyoruz. Nedenini öğrenebilmek için, dört asır öncesine gitmemiz gerektiğini düşünüyorum!
Oku

Su Krizi İçin Doğal Çözümler Sulak Alan Sistemleri

Sulak alan ekosistemleri, yüksek biyolojik aktiviteye sahip sistemlerdir ve atıksulardaki kirletici maddelerin dönüşümünün gerçekleşmesini sağlarlar. Yapay sulak alan sistemleri ise doğal sulak alan ekosistemlerinin bu özelliğini öne çıkaran arıtma amaçlı tasarlanmış sistemlerdir.